Dünyanın bir andan ibaret oluşunu nasıl idrak edebilir, nasıl bir örnekle anlatabiliriz ?
Hazreti Mevlana dünyanın yaradılışı için Allah’ın büyüsüdür diyor. Ol dedi, oldu. Bütün varlıkları yarattı. Allah şimdi daha giymemiş elbise. Kendi ışığını, ilk nurunu yarattı güneşi yarattı. Ondan sonra ayı yıldızları, donattı semavatı. Güneşten de büyük yıldızlar yarattı, dünyadan da büyük yıldızlar yarattı ama nasıl duruyor buraya da akıl ermez, denizlerde var gezegenlerde ama oradan bir su damlamıyor buraya, boşlukta duruyorlar. O boşluğu kim tutuyor, nasıl tutuyor akılla bulamayız bunları.
Şimdi kalktı güneşe yüz tuttu, hadi bütün dünyaya ışık veriyorsun gezegenleri ışıklandırıyorsun, şimdi beni anlat bakalım, yok. Koskoca güneş Allah’tan bir nebze söz söylemiyor, öyle duruyor göklerde. Ay ona keza, yıldızlar ona keza. Dağlar ona keza, çiçekler, ağaçlar, ormanlar ona keza, okyanuslar ona keza, gökler ona keza hiç biri yaratanı dile getiremiyor. Hayvanlar koskoca balinalar, ayılar, maymunlar hiçbiri Allah’ı dile getiremiyor. Yok! Allah yok. Daha insanda yok, bak insan yok. Diğer hepsi var. İşte bilinmek için insanı yarattı, insanda kendini yarattı. İnsan gözü ile bütün yarattıklarını seyretti, insan diliyle bütün yarattıklarını isimlendirdi, kendi ismini de insandan aldı. Şimdi en mukaddes varlık yeryüzünde insan. İnsan kendini dağıttığı için bir hayvandan farkı olmuyor, toparlarsa kendini mesele yok.
Sonra insan gelmemiştir sefa sürsün bu alemde. En büyük çile onun üzerindedir. O kadar büyük çile onun üzerindedir ki olmaz derecede. Allah seveniyle sefa sürer, kendisi süremez. Neden süremez yükü ağırdır. Bu yüzden o sıfata bürünmek, sayısız çileye katlanmaktır, ama daha rahat olman onun dışına çıkman demektir. Ne buyurursunuz o sıfatı mı kabul edelim yoksa çilesiz mi yaşayalım. Bence biraz çileli yaşayalım da, o sıfattan ayrılmayalım.
Cenab-ı Allah, Kuranı Kerim, Bakara Suresi 155. ayette “yemin olsun ki siz korku açlık, mallardan, canlardan, meyvelerden eksiltme ve daha başka şeylerle mutlaka imtihan edeceğiz” buyuruyor Hazreti Mevlana’mız da Divanı Kebir ikinci cilde şöyle sesleniyor “Eğer ben, Hak Aşığıyım dersem, bil ki senin için birçok imtihan vardır.” Bu dünyaya niçin imtihan dünyası denmiştir, neden Cenab-ı Hakk’ın imtihanına maruz kalınıyor bu konuda ne buyurursunuz?
En güzel Firavun yaşamıştır, Nemrut’ta yaşamıştır, Ebu Cehil de yaşamıştır. Neden? Çünkü bunlar Allah’sızdır ve yaşadılar. Öldükleri zamanda, bak Firavun olarak zikrediliyor Nemrut olarak zikrediliyor. Yani hiç gülmeyen bir yüz, nemrut gibi. O bir taraftan misal olarak bu Allah’sızlardan Ebu Cehil saltanat peşindeydi, peygambere karşı geldi. Bunların hiç inançları, imanları yok.
Şimdi gelelim Peygamber Efendimiz’e bak zikrediyoruz, ne zikrediyoruz, iki cihanın serveri (efendisi), kainatın nuru, bak kainatın nuru Hazreti Muhammed. Yaşamı çile dolu. Sabrını arttırdı, direndi. O çilelere rağmen ne yaptı? Arap toplumunda bir devlet kurdu, devlet haline getirdi. Yoktan kurdu.
Şimdi rahmetli Atatürk selam olsun üzerine, Türkiye’nin işi bitmişti, son padişah Sultan Vahdeddin İngiliz Kralına ‘Türkiye’nin her yerini alın, İstanbul’u bırakın.’ İşte bir padişaha bakın! ‘Her yeri alın, İstanbul’u bırakın.’ İstanbul’da o ahkam sürecek. İstanbul’u da aldılar. İstanbul’u alınca o kaçtı Fransa’ya. Dinlemedi İngilizler. Fransa’ya kaçtıktan sonra rahmetli Atatürk, uyandırdı bu milleti. İstanbul gelmiş, Pera Palas’ta, çay içiyor. İngiliz’lerde kahve içiyor. İngiliz’ler garsona sormuş, “Bu zat kim?” Garson da “Bu zat Mustafa Kemal’dir” demiş. Çanakkale’de komutan daha değildi, albaydı. Komutan, Alman komutanıydı Çanakkale’de, Türkülerle Almanlar beraberdi, Almanlar idare ediyordu Türkleri de. İngiliz’ler “Söyle” demiş, “kardeşimize bir kahve içer mi bizden?” Garson geliyor Mustafa Kemal’e, “Albayım İngiliz generalleri sana bir kahve ısmarlamak istiyorlar, kahvenizi nasıl içersiniz?” İşte Mustafa Kemal, “Onlar bizim misafirlerimizdir. Onlara ben ısmarlıyorum, ne içecekler söylesinler; çünkü geldikleri gibi gidecekler.” Görüşlere bak, onda çok ileri bir görüş vardı. İleri görüşler peygamberler de vardır, kutuplarda vardır. Herkeste yoktur ileri görüş. Hz. Muhammed’de daha peygamber değilken, ne olacak bilirdi. Bu yüzden halk, ona, ‘Muhammed Emin’ derdi. Emin olun, onun sözleri suret bulacak, derlerdi. İki üç gün sonrada suret bulurdu.
İşte Mustafa Kemal de, bin dokuz yüz otuz sekizde dedi, Rusya dağılacak federe haline girecek. Hakkın rahmetine yürüdü, Rusya dağıldı. Yani Mustafa Kemal rahmetli, yoktan, bak yoktan var etti. Sen şimdi ne yaparsan yap temeli atılmış buranın, bina kurulmuş. Sen şimdi binalarla süsle, fabrikalarla süsle. Ona bak bakalım, düşmanı uzaklaştırdıktan sonra ne yaptı bu Türkiye’de. Birdenbire ağır sanayiyi kurdu; uçak imal etti, otomobil imal etti. Milletimiz istiyordu Romanya’dan şeker alsın, rahmetli Atatürk Romanya’dan şeker almalarına müsaade etmedi, ‘çayları kuru üzümle içeceksiniz, şeker fabrikası kuruluncaya kadar.’ Türkiye’yi böyle kalkındırdı. Ağrı dağında her sene 15 Temmuz’da, onun gölgesi olur. Neden olmuyor başkasının da, onun oluyor; otuzaltı padişahtan hiç kimsenin olmuyor.
Allah dostları çile çekerler, öyle canın cennette, ye onu, ye bunu…sen anlıyormusun bunları bizlere verdin yememiz için, bir elin yağda bir elin balda. O biri bir lokma bulamıyor, ‘banane, niye aklını kullanmıyor’ gibi deyip, malum kendisi bulmuş ya. E sen Allah’ın kullarından değil, Allah’ın fillerindensin.
En büyük çileyi çekti, iki hurmadan başka bir şey yemiyor, iki günde bir lokma ediyor, karnına taş koymuş (zayıflıktan) entarisi düzgün dursun. Bir de kalkarlar iftiralarda bulunurlar. Kim bulunur o iftiralarda bulunanlar, nefs sahipleri. İnsanlar bulunmaz.
Hz Peygamber’in nikahlı eşleri; Hatice’den sonra, Ayşe annemiz var. Ebu Süfyan’ın kızı var, Muaviye’nin kız kardeşi, Ömer’in kızı Osman’ın kızı, birde Ebabekir’in. Bu beş kız nikahın dadır, bir de şimdi bunun yanında sekiz tane daha var. Bunlarda onların seçkin komutanlarının eşleri. Savaşlarda şehadete erdiler, hanımlarına sahip çıkarak onları emanete aldılar. Onlara zarar gelmesin istedi, nikâh kıydı. Halbuki nefsani hiçbir havası yok. Bu beş kadınlan da nefsani pek havası yok ama kalkar konuşurlar. Bunlar bu kızları verdiler ki, Resulullah ile yakın olsunlar, bir aile olsunlar; kendi siyasi yollarında, yürütsünler yollarını
Hayber kalesi fethedildi. Oranın baş hahamın kızı, dünya güzeli bir kız, onsekiz yaşlarında, bunu da verdiler Hazreti Peygambere. Ancak ona layıktır, dediler. İsmi Saliha’ydı. Ondan sonra Fedek hurmalığını da aldılar. Onuda, Hz.Peygambere sahabe hediye etti. O Fedek hurmalığını Hz.Peygamber efendimiz ekti, Fatma annemize çeyiz olarak verdi. Peygamber Efendimiz hakkın rahmetine yürüdükten sonra tekrar aldılar elinden. Ömer kışkırttı Eba bekiri, Ebabekir iktidardaydı, aldılar. Aldıktan sonra Fatma annemiz sinirden hüzünlerden hep babasının yanında durdu, üç ay sonra oda hakkın rahmetine gitti. Yani Allah dostları hep çile çekmiştirler bu alemde, saltanatta bulunmadılar. Zaten Saltanat sahipleri Allah’a yakın olamazlar.
Dinler neden vardır?
Dinler bir okuldur, dinlerin hepsi nasihattır. Hangi dine meyil verirsen ister Musevi ol, ister İsevi ol. Papaz kilisede bir nasihatta bulunacak İsa’nın güzelliklerinden söyleyecek, buradan diyecek sen nasiplen, sende iyi bir insan olasın. Haham ona havrada söyleyecek.
Hoca camide beş vakit namazını kıl, orucunu tut; gerisine karışma, gerisini Allah bilir. İşte seni tefarruatlı eğitimlere sürüklerler. O eğitime girdiğin zaman korkuda verirler. Bak bunları yapmadın mı isyanlara düştün mü seni cehenneme atarlar, burada yakarlar, şöyle yaparlar böyle ederler o korkularla ayakta tutmaya çalışırlar.
Burası hepsi ilkokuldur. Her milletin kendi ilkokuludur.
Şimdi tasavvufa gelince, tasavvuf zahiri ilim dışındadır. İlminin ismi; Batıni ilim, Allah ilmi. Bak bu İseviyede yok Musaviyede de yok. Tek Muhammadiyede. Bununda piri Hz. Ali efendimiz. Ondan çıktı tasavvuf. Odur hakikatların özü.
Binbir sırrın anahtarını ona verdi Hz. Muhammed Hz. Ali efendiye verdi. Bütün bu evliyalar o sırlar onlardan ne dile gelirse hepsi Alinin vergisidir. Başka bir yerden değildir. Bu yüzden en üstün mertebe tasavvuftur.
Tasavvufun içinde daha bir ilim var Ledün ilmi. Direk senden Allah konuşuyor. Nasıl peygamberden konuşuyor, evliyadan konuşuyor, sendende o konuşuyor. Burası bütün hakikatlerin kaynağıdır.
Bir sohbetinizde dünya son bulmayacak, demiştiniz. İnsanlar onu kötü bir hale getirecek. Açlık, savaş ve kıtlık olacak ama yine de son bulmayacak demiştiniz. Bu dergaha gelmeden önce İsrafil’in sura üflemesi, insanları diriltmesi ve böylece ahiret hayatının başlaması gibi şeyler öğretildi bize. Bunların doğruluğu nedir? Ahiret, mahşer gibi konularda bize bilgi verebilir misiniz?
Bir gün Nasrettin Hoca’ya sormuşlar, ‘kıyamet ne zaman’ diye. Nasrettin Hoca demiş, “Hangi kıyametten bahsediyorsun?” Demişler “Kıyamet bir tanedir hocam.” Hoca, “Yok, bir tane değil, iki kıyamet var” demiş. “Öyleyse, sen anlat biz dinleyelim.” Hoca demiş, “Hanımım ölürse yarım kıyamet. Ben ölürsem tam kıyamet” Nasrettin Hoca’ya göre.
Şimdi bu kainat, ‘kün’ denildi yaratıldı. Mevlana der ki, dünya Allah’ın büyüsüdür. Ol dedi, oldu. Sonradan insanlar dünyayı, yavaş yavaş yaşamlarına göre yenilediler. Hatta dünyamız ikinci dünya harbinden önce çok berbattı. Fırınlarda ekmekler ayakla yoğrulurdu. Pislik almıştı yürümüştü. Bak Avrupa’da belediye arabaları geliyor, topluyor, halkın eşyalarını, yıkıyor. Neden eşyalar bit tutuyor. Bu kadara kadar pislik içindeydi. Dünya bu halde. İkinci dünya harbinden sonra dünya yeniledi kendini.
Şimdi dönemde nüfus yedi buçuk milyar insan var o devirde. İkinci Dünya Harbinde yirmi milyon kusur bir kayıp oldu. Üçüncü dünya savaşı meydana gelirse üç dört milyar rahat gider. Neden gider, klasik silah artık kullanılmayacak. Atom var, hidrojen var. Işınlanır gider bu insanlar. Onun üstünde çıktı hidrojen. Hidrojen, her şeyi eski haline getiriyor. Binalar, dağlar, taşlar, çiçekler su haline geliyor.
Dünyayı kim yıkar, yine biz yıkarız. Bak Allah kainatı yarattı. Yarattıktan sonra istiyor bilinsin. Koskoca fil Allah’tan bir şey konuşmuyor, denizde balina Allah’tan bir şey konuşmuyor. Hiçbir varlık, ne güneş, ne ay, ne yıldızlar… Hiçbir tarafı Allah’tan dil dökmüyor. En sonunda insanı yarattı. İnsanda kendini yarattı. İnsan gözüyle bütün yarattıklarını seyretti. İnsan diliyle isimlendirdi. Kendi ismini de insandan aldı. Hazreti Muhammed’i sevmek, Allah’ı sevmektir, Ali’yi sevmek Allah’ı sevmektir. Ehlibeyt efendilerimizi sevmek, Allah’ı sevmektir. Piran Efendilerimizi sevmek, Allah’ı sevmektir. Şems’in de güzel bir sözü var, “Bağda üzüm çok kalabalıktır, sayısını sayamazsın ama topladığın zaman tavada artık sayı kalkar, hepsi pekmez okunur. (Ehlibeyt, piran) Hepsi hak okunur. Çünkü hepsi haktan söz ettiler bu aleme.” Kimse maldan, mülkten konuşmadı.
Ahiretten mahşere gelelim. Buranın dışında ahiret de çok büyütülüyor, mahşerde. Pekala Mevlana ne diyor bu konuda? İşte Mevlana “Ahireti görmek istersen geceye bak. Mahşeri görmek istersen gündüze bak. Aşık olana ne ahiret gerek, ne mahşer gerek. Sevgilisi gerek.” Yunus birgün mana aleminde, iç dünyasının güzelliklerine gitti, hadi diyelim cennete. Bak bunlar kişinin iç dünyasını güzelliklerle donatmış, yansıma yapıyor ve Yunus şaşırıyor.
“Burası neresi?” diyor. “Burası cenneti ala”. “Nerede buranın sahibi?” demiş, “Daha ölmediğin için sahibi sana gözükmez,” demişler. “Çıkarın beni buradan, yedi denizi cehennem haline getirin, oraya atın. Buraya girdiğim zaman, sevgilimle beraber geleyim” demiş.
Gün gelecek Hitler gibi bir deli çıkar. Kalkar, meydan okur dünyaya. Kıtalar arası füzeler var. İşte böyle, çıkar bir deli en sonunda dünyayı mahveder. O olacak. Çünkü oraya doğru gidiyor. Bak! İslam alemini soktular birbirine.
Neden vuruyorlar birbirlerini?
İslam dediğin zaman yüz yirmi dört bin peygamber İslam’dır. İslam’ın kemalatı Resulullah’ta varlığını göstermiştir. Ondan sonra nübüvvet defteri kapanmıştır. İslam’ baştan aşağıya barıştır,kardeşliktir. Bütün insanları bir görmektir, bir saymaktır.
Hepsini kucaklamaktır İslam. Ama yoook. Her zaman derim yine de söylüyorum. Bugünkü Müslümanlar ne görüyorsunuz, benim nazarımda, papağan Müslümandır. Neden papağan Müslüman diyorum; Müslüman olman için
şehadet getirdin. İlk şehadeti Hazreti Ali Efendimiz getirmiştir Hazreti Muhammed’e ve sözünde durmuştur sonuna kadar. “Eşhedü enla ilahe illallah” diyorsun; şehadet ederim Allah’ım, bütün cihan boş, manasında diyoruz; “Ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu,” manası, yine şehadet ederim Allah’ım, Muhammed gibi sana kulluk edeceğim, senden bu aleme söz edeceğim. Eğer şehadetinde durmuş olsaydı şehadet çekenler, hepsi birer küçük Muhammed olacaktılar. Silaha gerek kalmazdı. Tatlı dille bütün insanlık alemini dostluğa sürükleyecektiler. Yok. Hiçbiri şehadetinden konuşmuyor, maddeden konuşuyor. Sonra kendi dışlarında bir Allah’ın var olduğuna inanıyorlar. Derin araştırma yok. Peygamber efendimizin selam olsun üzerine, Miraç’ta kiminle görüştü, Allah ile görüştü. Orada Ali’den başka kimse yoktu, Ali ile görüştü. Kendi büyüklüğünü, güzelliklerini Ali’nin göğüsünde gördü. İndikten sonra yeryüzüne, sordu sahabe, Allah’ı nasıl gördün? Na mütenayi güzellikte gürdüm, eşi benzeri olmayan bir güzel, dedi.
Alalım şimdi Hazreti Ali efendimizi, ne dedi Hazreti Ali efendimiz “Ben görmediğim Allah’a ne inanırım? Ne iman ederim?” Ya Ali kime inandın, kime iman ettin? Resulullah’a inandım ve ona iman ettim. Onun dışında başka güzel göremedim, dedi.
Mevlana ne dedi? Hazreti Muhammed’in dışında bir Allah aramaya kalkışırsanız, siz Allah’sızsınız, dedi.
Hazreti Muhammed ne dedi sahabesine? Yine sahabe konuşuyordu kıyametten, İşte Hazreti Muhammed, efendiler dedi, kıyametin büyüğü benim dedi. Nasıl olur dediler, sensin? Bendeniz dedi, sizler gibi burada oturuyorum, bir beşer elbisesi üstümde. Ben hakiki yüzümü sizlere göstermeye kalkarsam dedi, başta güneş, ay, yıldızlar yerinden oynar dedi, alemin nizamı bozulur dedi. Onun için burada örtülü ne kadar konuşsa, biri arif çıkması lazım, anlasın.
Bu yüzden anlıyor musun bütün bu toplum Musevisi, İsevisi, Muhammed’isi hepsi hayali bir Allah’tadırlar. Bu yüzden, ne yaparsan yap, Allah gafurdur, Allah rahimdir, Allah kerimdir ve tövbe ettin mi affeder. Bu sözler seni kötü işler yapmaya, teşvik eder,
Pekala Mevlana bizlere ne diyor? Görmüş, biri tövbe ediyor. “Efendi” diyor, “burada tövbe kapısı kapanmıştır. Bir daha tövbe edersen, o tövbene, tövbe et ki bir daha tövbe etmeyesin. Yaratıcı, senin dışında değil. Haksız olan yerlere kendini sürükleme.” diyor. Onun bunun hakkına tecavüz etmeye çıkma. Hakkın olan şeyleri kullan. Bak bu hakikatler hep söylenir. Bir sefer, ‘boş ver’ hatalı bir söz. Ha bir yerde de ‘bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’ o sözler bize göre değil. Dokunmayacak, yaşasın bin yıl, olmaz; yılanın başını ezeceksin ki, bir zarar vermesin.
Hazreti Muhammed efendimiz selam olsun üzerine, otururken bir kirpi, yılanı kovalıyor. Yılan da Hazreti Muhammed’in bulunduğu yere kaçıyor ve geliyor Hazreti Muhammed’in beline sarılıyor. Sarılınca Hz.Muhammede’e kirpi bir şey yapmıyor. Yılan Resulullah’a sığınıyor. Resulullah da, sahabeden birine, kasaptan bir parça et alın, kirpiyi rızıksız bırakmayın, onun rızkı bana sığındı, diyor. Almışlar bir parça et, atmışlar kirpiye. Kirpi oradan uzaklaşmış. Şimdi yılan bakmış hasmı yok, düşünüyor Hazreti Muhammed efendimizi neresinden soksun, ısırsın. Resulullah Efendimiz de serçe parmağını uzatıyor, ısırsın. Tam ısıracak, Ebu Hureyre geliyor, kedilerin babası, hemen heybesinden bir kedi çıkarıp, atıyor ortaya. Kedi yakalıyor yılanı, zarar veremiyor Hazreti Peygambere.
Şimdi serçe parmağı dile geliyor, ya Resulullah diyor, vücudun azalarından beni, en küçük gördün, yılanlara yediriyorsun.” İşte Hazreti Muhammed, şerçe parmağı mükafatlandırmak için, ona altın yüzük takıyor.
Öyle ‘bana dokunmayan’ diye düşünürsün, öyle bir dokunur sen de şaşırırsın. Fatih’in güzel bir sözü var, “Sivrisinek hasmın olsa, merdane davran,” der. Onu ortadan kaldır der, gelir seni sokarsa sonra oflarsın der. Yavuz’un da güzel bir sözü var, “Yatma tilki gölgesinde,
ko yesin arslan seni.” Er isen çık meydana, tilkileşme. Burası er meydanıdır, burada ikiliğe yer yoktur, katiyen.
Zahiri ilimler zaman içinde değişikliğe uğruyor, batılı ilimler çağlara göre değişir mi? Yaratıcı ben her an yeni bir yaratmadayım derken kainatın her solukta değişimiyle birlikte yaratıcıda değişim söz konusu mudur?
Kur’an-ı Kerim’in bütün ayetleri, bilginler tarafından zahiri olarak tefsir edilmiştir. Tasavvuf ehli ise Kur’an-ı Kerim’i batıl ilmine çevirmiştir. Hakikatleri söylemiştir. Şimdi zahiri ilim değişemez, o sabittir. Zahiri ilimi ancak usta değiştirir. Çok büyük bir usta, bir veli.
Hz.Mevlana selam olsun üzerine, Kur’an-ı Kerim’den bir ayetin tefsirini yapacak. Ayetin derinliğine iniyor. Denizler mürekkep oluyor. Ağaçlar kalem oluyor. Yapraklar kağıt oluyor. Mana yazılırken denizler kuruyor, kalem ve yaprak bulunmuyor; mana bitmiyor.
O kadara kadar genişletiyor manayı. Hazreti Pirin bütün eserlerinde batıni manalar vardır.
Şimdi onun da üstünde bir dil var. O da Ledün, direkt Allah’ın ilmi. Bu yüzden tasavvufun piri, Hazreti Ali efendimizdir. Bütün bu hakikatler ne dile gelmiş ise evliyaların dilinden, Hz. Ali’nin dilinden gelmiştir. İşte Hz.Mevlana’nın, selam olsun üzerine,
Şahımıza bir seslenişi var. Nebilerde, velilerde diyor, gören göz
hep şahımız Ali’ydi diyor. Yine de halkımız Zülfikar’ından söz eder.
Zülfikar’ı bir kenara bırakalım, Hz.Ali’deki ilim cihanda yoktur. Hazreti Ali’nin ilmi Zülfikar’ından sayısız kat keskindir. Hazreti Ali efendimiz hakikatte Kur’an’ın kendisidir. Tamamen Kuran’ın kendisidir. Kur’an-ı Kerim’i ele aldığın zaman dörtte üçünün ehlibeyt hakkında olduğunu görürsün ama kimse oralara girmez. Dünyada ne varsa hepsi Kur’an içinde vardır.
Bakın Cenabı Mevlana sekiz yüz sene önce, bir gün gelecek Ademoğlu aya çıkacak, aydan yeryüzüne menzil kuracak, diyor. Bunu nereden söylüyor, Yasin suresinden söylüyor.
Sen kalktın şimdi Yasin’i ölüye okuyorsun. Yine Hz. Mevlana der, nur girmez toprağın içine,
ışık hep dışarıdadır. Gideni yaşatmak mı istiyorsun? Onun icraatlarından söz et. Ne yaptı, ne etti… Onu andığın zaman onu yaşatmış olursun. Onu anmadıktan sonra sen neyi yaşatıyorsun ki? Sonra onların dualara hiç ihtiyacı yok. Ne Hazreti Muhammed efendimizin Yasin’e ihtiyacı var, ne İmam Ali Efendi’mizin, ne Velilerin. Bizim ihtiyacımız var. Öğrenelim, o olalım. Kur’an’laşalım. Yani onlar O olmuşlar. Şimdi misal olarak, bir holding tüccarına bir milyar sadaka veriyorsun. Anlamaz o sadakadan ki, onlarla dolmuş. Bak yine laf lafı açıyor,
Otuz altı padişah geldi, bir de Atatürk geldi. Atatürk askeri dehayı Resulullah’tan aldı.
Sadakati İmam Ali’den aldı. Devrimleri Mevlana’dan aldı. Neden bu adam dedi, benim makamıma geldiğiniz zaman, Fatiha okumayın bana; bir dakika ruhuma saygıda durun, dedi. Çünkü o ruhunu temizlemiş. Hazreti Muhammed efendimizin ruhuyla, İmam Ali efendimizin ruhuyla, Hz. Mevlana’nın ruhuyla temizlemiş. Onda artık zahiri bir ruh yok. Bu kadar secaat ne yaptıysa, o güzel ruh sayesinde yaptı. Bir dakika diyor, saygıda bulunursanız benim ruhuma, o ruh sizde de tecelliyatını gösterir, beni daha güzel anlarsınız, diyor.
Bu yüzden büyüklerimiz selam olsun üzerlerine, başta Hazreti Muhammed efendimiz, ehlibeyt efendilerimiz, Piran efendilerimiz bunların hepsi hakla hak olmuşturlar. Bunların böyle şeylere ihtiyacı yok. Okursam kendime okuyacağım.
Fatiha okuyoruz. Fatiha suresine mana vermen için bütün cihanı yazman lazım. Elhamdülillahi rabbil alemin diyorsun, hamd ederim sana yarab, bütün alem senin. Kimin dilinden konuştu bu söz? Misal diyelim, sen okudun. Senden kim konuştu, kimin kudretiyle bunu dile getirdin? Tanrı’nın kudretiyle. Bak şimdi senden konuşuyor Tanrı.
Bu alem senin diyor, insan öyle bakacak bu aleme. Niçin derler, “Kainat demek insan demektir, insan demek kainat demektir.” Bir insanı öldürdün mü, kainatı öldürmüş olursun.
Ama bir de vardır, insan sıfatın da ama hayvandan daha büyük zarar getirir. Zaten bugün insan sıfatında hayvan çok.
Hazreti Yahya hep ağlardı. Dediler “Yahya niye ağlıyorsun, bütün peygamberler tebessüm yüzlü. Aralarında kardeşinizde güler yüzlü, hatta kahkaha atar.” İşte Hz. Yahya’nın verdiği cevap “Benim gördüklerimi siz görmüş olsanız belki benden daha fazla ağlardınız.”
Peygamber efendimize yatsı namazında on üçüncü rekatta vitri vacipte perde kalkıyor gözlerinden. Ne gördü? İnsan yok, insan göremedi. Yakınlarının da sıfatlarını gördü. Hemen kaldırdı ellerini “ Allah’ım sana sığınırım.”
İnsan olmak kolay değil ki. En son elbiseye nail olmuşuz ama elbiseye ait hizmetlerimiz yok. ‘Allah bizi affeder’ bu laflar yok, bunları kaldıracaksın. Nereye gidiyorsan öldükten sonra, ‘bilmiyorum Allah bilir’
bu laf da yok. Bizde geçerli değil. ‘Allah bilir’ geçerli değil bizde. Neden geçerli değil; çünkü Allah insandan bildirir her şeyi. Demek ki sende sermaye yok.
Sizlere ne buyuruyoruz; günler saat oldu, haftalar gün oldu, aylar hafta oldu, yıllar ay oldu.
O kadar süratli gidiyoruz ki, kapı çalınacak. O taraf için neyin var senin, hazırladın mı? Yok.
İşte Hazreti Ali efendimize soruyorlar: “Ya Ali sözlü bir eserin var mı analım seni bu alemde.” “Var,” dedi. “Nedir?” “Haber vermediler bu aleme gelişine, haber vermezler gidişine. Daim hazır ol.”
Hz. Ebubekir ne söyledi, “Geldin bu aleme ağaca konmuş bir kuş gibi meyveyi yiyoruz, neticeyi bilmiyoruz.” Bilmiyor nereye gidecekler.
Hz. Ömer, “Yaşa bu alemde ölmeyecek gibi.”
Hz. Osman, “Ben de sözlü bir şey yok, Kur’an-ı Kerim’i elinize aldığınız zaman beni anın çünkü kitap haline getiren benim” dedi. Hz.Mevlana ne dedi “Ey insan,
bu beden bir mektuptur, postalanmış padişaha. Layık ise postala, layık değil ise yırt, at, yenisini yaz. Çünkü zaman az.”
Batın ilminde günümüze göre konuşuruz, günümüze göre hizmetler yaparız, günümüze göre yaşamlar sürdürürüz. Her an yeniliklere koşarız batın ilminde. Zahir ilminde koşamayız. Ne dedi Hazreti Muhammed selam olsun üzerine, “İki günü bir olan benden değil.”
Hazreti Ali Efendimiz ne dedi, “Evlatlarınızı yaşadığınız zamana göre yetiştirin.” Hz. Mevlana ne dedi, “Benim tezgahımda eski mala hiç yer yok.”
Allah, Hazreti İbrahim’e teslim ol dedi ve Peygamber Efendimize de bil dedi. ‘Teslim olmak ve bilmek’ sıfatlarını açıklar mısınız?
İbrahim Halilullah selam olsun üzerine, Allah’ı arayışa çıktığı zaman başta yıldızlara, ay’a baktı, “Olsa olsa Allah bunlardır,” dedi. Bütün gece düşündü. Sabah kalktı, baktı ne ay, ne yıldızlar yok. Bunlar Allah değilmiş! Ondan sonra baktı güneş doğdu, her taraf ışıdı. Güneş doğdumu, ay ve yıldızlar gözükmeyecek, “Olsa olsa budur,” dedi. Ondan sonra gece oldu. Başladı düşünmeye, taşınmaya en sonunda yokluğa verdi kendini, Hak ondan işlemeye başladı. Kırk sekiz peygamber onun soyundan geldi, İbrahim Halilullah’ın soyundan geldi. Uzundur hikayeler ama misafirlerimiz içinde kısa bir hikayesini anlatayım:
Nemrut bir gün dedi ki, “Ben senin Allah’ınla savaş etmek istiyorum.” Çünkü İbrahim Halilullah tekti, kimsesi yok yanında. Kalktı bir akşam gitti puthaneye. Herkes uykudayken bütün putları kırdı. Baltayı da koydu en büyük putun boynuna. Kalktılar yarın nasıl, ooo puthanede bütün putlar yere yıkılmış. Bakıyorlar, ediyorlar nasıl olur nasıl biter…İbrahim Halilullah’ı çağırıyorlar. O putları yapan İbrahim Halilullah’ın babası… o gene putperest. İslam’la, Allah’la ilgisi yok, kendi sanatını meydana getiriyor. Çağırmışlar İbrahim Halilullah’ı, “Sen şimdi söyle kim bu putları yere yıktı.” “Yahu aklınız başınızda, görmüyor musunuz hem yıkmış, hem baltayı boynuna asmış. Yıkan orada, karşınızda.” “O, yapamaz bir şey… ne yer, ne içer, ne yürür!” Öyleyse demiş, “Ne tapıyorsunuz ona!” susmuşlar.
İbrahim Halilullah’a savaş ilan ediyorlar . İbrahim Halilullah’ta (soü), susuyor. İçinden ses geliyor, filan yere çağır Nemrut’un cemaatini. Deniz kıyısında …….oraya gelsin… Haber vermiş İbrahim Halilullah orada yalnız. Hadi diyorlar, söyle Allah’ına hazır olsun! Benim Allah’ım diyor, hazır. Bir anda milyonlarca sinek askerlerin burunlarına, gözlerine, kulaklarına… hayata dönmek için kendilerini atıyorlar denize. Bir topal sinek, Allah’a diyor, “Bana hizmet vermiyor musun?” “Şimdi sana da hizmet vereceğim.” Onu da gönderiyor Nemrut’a, kulağından giriyor beynine. Nemrut muhabbetleri dinleyemiyor, konuşamıyor. Tutmuş bir tokmakçı. Devamlı tokmakçı vuruyor. Vurduğu zaman konuşuyor. En sonunda tokmakçı bıkmış bunu tokmaklamaktan. Patlatmış temiz bir tokmak dağıtmış beynini. İşte Nemrut, Allah ile savaşa çıktı ama bir topal sineğe yenik gitti.
Gelelim Hazreti Peygamber’e… Peygamber Efendimiz selam olsun üzerine, ilk sözü “La ilahe illallah” cihan boş ancak sensin Allah, ancak sensin Muhammet.” Şimdi, dini bilgilere bakalım “İkre” oku. Hazreti Muhammed hiç bir öğretmenin kitabını okumamıştır. Okuyanlar, Hazreti Muhammed’in meclisinde otururken soruyorlar “Sen o kadar çok okumadın. Bu bilgilere nerden sahip oldun, senin hocan kim?” Annesini üç yaşındayken kaybetti. Babasını ana karnında, altı aylıkken kaybetti. “Çok doğru söylediniz” dedi. ‘Sizler gibi ben de bir hoca da bilgi tahsil etmiş olsaydım, benim bilgim sizin kadar olurdu. Benim hocam içimdeki rabbim! Bütün varlıklara sevgiyle baktım hepsi bana kimliklerini söylediler. Onun için benim ilmim sizlerden çok ilerde.” Bakın sevgi ilmi dönüyor hal ilmine…hemen sıfat çıkıyor ortaya.
Benim sorum annemle yaptığımız bir sohbet üzerine. Zaman zaman burada konuştuklarımızı onunla da paylaşıyorum. Gene kainatın yaratılışı, Allah’ın sıfatları üzerine konuşuyorduk. Dedi ki, “Ben Allah’ın neden kainatı yaratmak istediğini bir türlü çözemiyorum.” Bende dedim ki, konuştuğunuz gibi, “ Ben gizli bir hazine idim bilinmek ve tanınmak istedim. Alemi yarattım.” O da “Zaten Allah’ın isimlerinden bir tanesi de ‘samet’ yani her şey ona muhtaç, hiçbir şeye muhtaç değil. Her istekten münezzeh. Bu yaratılış için muhakkak başka bir cevap olması lazım. Allah kainatı niçin yarattı? Sizler bilmiyorsunuz. Dedeniz biliyordur, belki bir gün size söyler,” dedi.
Şimdi anneniz iyi sıhhatte olsun. Misal olarak o diyor ya ‘her şey ona muhtaçtır samet, Allaha muhtaçtır.’ Bu dil, güneşten söylenmedi. Dikkat et! Ay ile söylenmedi, yıldızlarla söylenmedi, dağlarla söylenmedi, çiçeklerle, ağaçlarla söylenmedi, denizlerle, okyanuslarla söylenmedi, hayvanatla söylenmedi. Beni Ademden dile getirildi. Şimdi her şey muhtaç sana. Sen bahçende bir sürü çiçekler ekmişin, o çiçeklerin diri durması için sana muhtaç. Sen hizmete geçiyorsun, onlarda canlılığını koruyor. Hayvanlar; tavuklar olsun, koyun olsun, inek olsun, öküz olsun onlarda sana muhtaç. Bekliyor ki suyunu veresin, yemini veresin onlarda muhtaç. Çünkü Allah, senden işliyor. O’da yarattı bilinmek için. İki ayaklı beni Adem görünen hayvanlar; insan sıfatında hayvanlar. Onlarda insan görünüyor ama Allah’ ı tanıtmıyorlar. ‘Ne bileyim Allah ne çeşittir’, ‘İşte Allah göklerde bir yerlerde’, ‘Duyduk ismini her şeyi yaratmış.’ Böyle konuşurlar.
Şimdi de biz onu tanıtıyoruz; dünyamızda ne kadar güzellik varsa hepsinin üstünde bir güzeldir. Ne kadar ilim, bilgi sunulmuşsa insan toplumuna; onun varlıkları hepisi. İnsandan işliyor. Biraz evvel dedim ya doktorluk insandan işliyor. Matematik de insandan işliyor. Astronomi bilgini insandan işliyor. Çıkmadan güneşe biliyor. Yeryüzünden kaç milyar km uzakta biliyor. Ayı biliyor, büyüklüğünü biliyor, herşeyi biliyor. Oraya gitmemiş ama biliyor. Ama bak ona vermiş onda o var. Bir bakıyorsun hep bütün bilgiler insandan. Gene özü Allah’ ın, insan. Biraz evvel dedik ya,
-Ya Hüdavendigar bu kadar kitap okudun ne öğrendin?
Ne buyurdu?
-Adımı öğrendim.
-Neymiş adın?
-İnsan, insan gibi geldim, insan gibi yaşadım, insan gibi konuştum, insan gibi yola çıktım.
Bir öküze Fatiha okunmaz. Fatiha insana okunur. Cünkü onlar yaşarken fetihdiler. Diğer taarftan gerizekalıların cenaze namazları kılınmaz. Neden kılınmaz akıl yok başında. Akıl olmadığı için canlı bir toprak, oda hayvan.
Bütün bilgiler insandan işliyor. Çünkü Allah bizde. Bahçemizdeki çiçekleri biz diri tutuyoruz. Kuş varsa, başka mahluk varsa onların ömrünün uzamasına biz sebep oluyoruz. Bizden bekliyorlar.
Bu son zamanlarda bütün dünyada çok büyük değişiklikler oluyor diyorlar. Dünyada, insanlıkta, manyetik alan… dünya değişim içinde ve dünya sona doğru yaklaşıyor deniliyor 2012 gibi bir zaman var. O tarihin ne olduğu belli değil ama böyle bir gidiş görünüyor. Herkeste görünüyor, insanların hayatlarında görünüyor, dünyanın gidişinde görünüyor, iklimlerde görünüyor, bitkilerde görünüyor, hayvanlarda, ormanda herşeyde görünüyor. Bu konu hakkında bir şey ler söyleyebilir misiniz?
Her varlığın kendine göre bir yaşam devresi var. O yaşam devresi nihayetini buldumu, renkleri değişiyor. Dünyamızda bir boşluk var; insanlık boşluğu var. Havra tatmin etmiyor, kilise tatmin etmiyor, cami tatmin etmiyor. Hatta toplum biraz dinden de soğdu. Cahil bilginler, teferruatta cematini tutanlar, bunlar insanı dinden soğutmaktadırlar. Şimdi dinin ne olduğunu bir sefer cemaatlerine bildirmemektedirler.
Hz.Muhammed’e selam olsun üzerine, salih kaviminden bir zat soru sormuş. “Ya Muhammed senin dinin nedir?” demiş. Hz. Muhammed demiş ki “Benim dinim ahlaktır.” Ordan ayrılmış, gelmiş kendi toplumuna. Söylemiş Hz. Muhammedin dediğini. Ama bu cevabı hiç bir türlü çözememişler. Bu kişiden Ahlak’ın ne mana taşıdığını, sormasını istemiş. Tekrar gelmiş Hz.Peygamber’in yanına. “Ya Muhammed bir şey sorabilir miyim?” “Buyrun sorun” “Ya Muhammed dinin neydi?” Hz.Muhammed zannettmişki işitmemiş “Ahlak, ahlak , ahlak” “İşittim” demiş, “Ya Muhammed, ne mana taşır?” “Bir insan, toplumuna yararlı fikirler üretirse o benim ahlakımdandır. Bir insan ise çok bilgiye sahip olduğu halde çirkin fikirler üretirse o benden değildir.” İşte Hz.Muhammed’in dini güzel fikir üretmektir. Tefferruat değil. Hz.Allah’ın kimsenin namazına ihtiyacı yok. Bizim Allah’a ihtiyacımız var.
Şimdi toplum artık monoton olmuş, aynı şeylerden bir arayış içindedirler. Ne zaman Hz.Muhammed’in muhabbeti, peygamberlerin muhabbeti tam manasıyla kesilecek, biz yaratmış olacağız kıyameti başımıza. Kıyamet kopmaz. Bakın ikinci dünya harbinde bir Hitler çıktı, dünyayı karıştırdı. Gene bir Hitler çıkar, gene karıştırır. Neden? E hazır elimizde silahlar var, atomlar var, hidrojen var… bunları kalktıkmı kullanalım, dünyayı yerinden oynatırız.
Hüsameddin Çelebi keşfediyor diyor ki, “Bir gün gelecek Türbeyi Saadet yıkılacak. Sizlere masal görünür, yeniden inşaa edilecek. Tuğlaları gümüş olacak sıvası altın olacak. Havvra, kilise, camilerde Mesnevi okunacak. Bu toplum büyük bir darbe yiyecek. Darbe yedikten sonra Mevlana’nın felsefesiyle huzur bulacaklar ve birlik doğacak dünyada.
Birgün biri, Peygamber’in huzuruna geliyor, sahabeden biri. Selam vermiş, Peygamber efendimizde almış selamını. Peygamber efendimiz, “Buyrun bir müşkülün mü var?” “Evet” demiş. “Nedir müşkülün?” “Efendi, Ya Resulallah kıyamet ne zaman?” bak 1400 sene öncede soruyorlar kıyameti. Sen bugün soruyorsun. Hz.Muhammed’de dönüp diyor ki, “Sen ne hazırladın kıyamet için?” “Bütün verdiğin mesajlarını yerli yerine getiriyorum.” “Ne kadar güzel, sen bunlardan bir mükafaat alacaksın.” “Doğru söylüyorsun ama ben hiç hoşlanmıyorum, bunlardan,” demiş. “Senin hoşlandığın yer nedir?” “Senin huzuruna geldiğim zaman, senin cemaline baktığımda kendimden geçiyorum” demiş, “En çok hoşlandığım varlık sensin, seni çok seviyorum Hz.Muhammed” demiş. “Efendi” demiş, “Ölüm geldiği an, o an bir kıyamettir, madem ki beni çok seviyorsun dünya durdukça benimle bakisin sen, biz sevgi ürünleriyiz.”
Şimdi topluma gelelim, toplum çok dejenere, çok boşlukta kaldılar. Hepsi maddeye yöneldiler. Maddeye yöneldikçe bunlar çamura battılar. Ve bunları elinden tutacak biri de yok. Mevlana bir gün ne dedi, “Bir gün gelecek camiler cemaatle dolu olacak ama içlerinde mümin olmayacak.” Bak içlerinde mümin olmayacak. “Çok Kur’an okuyan olacak ama Kur’an’a sadık olan olmayacak.” O günlerdeyiz.